Buluşma Noktamız ANADOLU

Bir sorun oluştuğunda ilgililer bir buluşma noktası tesbit eder, çözümlemek , ya da bilgi bölüşümünde bulunmak için toplanırlar. Hiçbir sorun tek kişinin kararı ile sonuca götürülememiştir. Israrcı olunur...

Bir sorun oluştuğunda ilgililer bir buluşma noktası tesbit eder, çözümlemek , ya da bilgi bölüşümünde bulunmak için toplanırlar. Hiçbir sorun tek kişinin kararı ile sonuca götürülememiştir. Israrcı olunursa duvara toslamak kaçınılmaz olur. Hitler bunun en açık örneğidir. Bir devleti içine çektiği macelalarla  felaketlere sürüklemek bir yana, neden olduğu 2. Dünya Savaşında 50 milyon insanın savaş nedeniyle canından olmuştur.

           

          Yıllar içinde özünden uzaklaştırılan Osmanlı , karar almada ortak buluşma noktası belirlemekten yoksun yöneticilerce egemen olmak sevdasında olunca koca İmparatorluk  Batılılarca önce  borçlandırılarak Hasta adam yapılmış, sonra da bağrına hançer sokularak Sevr ile terekesi paylaşılmak istenmiştir.Ve bu durum Türklükten uzaklaştırılan devletin sonunu getirmişti.

         

           Yapılması gereken Buluşma Noktası tesbit etmekti. Bin yıllık anayurdumuz Anadolu empeyalistler elinde bölüşülmüş ve herkes payına düşen yerleri işgal etmeye başlamış ve Anadolu halkı başsız kalınca çareler aramaya koyulmuştu. Yöresel direnç birlikelikleri kurulmuş, bölgeler, geniş ve dar çevreler kendilerini koruma gayretine girmilşerdi.

 

          Bilinir ki lokma küçük olunca kolay yutulur. Birbirlerinden uzak bölgelerde kurulan cemiyetler işgalcilere ne derece dayanabilirlerdi. Gelenler, Çanakkake’nin de hıncını almak, Türk egemenliğine son vermek için bütün güçleriyle yerli azınlıkları da etkiliyerek kargaşa yaratmayı da ihmal etmiyorlardı. Böyle bir durumda yapılması gereken bir Buluşma Noktası’nda,  bir araya gelebilmekteydi.

         

          Şimdi sormak gerek . Bir buluşma noktası yaratmadan Türkiye Cumhuriyeti’ni kurup , on beş yıl gibi kısa sürede , savaştıkları ülkelerle bile barış ve Saldırmazlık paktları imzalayan ve dünyada saygınlık kazanan Mustafa Kemal , aynı sonuca ulaşabilir miydi?

          İşte, Mustafa Kemal’in dehası burada da işi baştan sağlama almak oldu.Samsun’a çıkmadan çok önce başarının ancak Halkla bütünleşerek  kazanılacağını görmüş ve BULUŞMA YERİ OLARAK ANADOLU’yu seçmişti.

Samsun çıkış noktasıydı. Türkiye’nin satırbaşıydı Samsun. Havza ulusal kararların ilk işareti yer oldu. 12 Haziran’da geldiği Amasya’da daha net kararlar alarak  Amasya genelgesinde, “ Milleti , yine milletin azim ve kararı kullanacaktır,”  diyerek Cumhuriyete giden yolu net bir ifadeyle belirlemiş, Erzurum’da, Sivas’’ta yerel cemiyetleri birleştirerek “ Anadolu ve Rumeli Müdafaayı Hukuk Cemiyeti “ olarak tek güçte, tek kararda birleştirmiş ,bütün bu çalışmaların  sonunda, Milletin temsilcilerinin kararlar alacağı TBMM’yi

23 Nisan 1920’de ANKARA’da açmış, ulusal Egemenliği işler hale getirmişti.

 

           Mustafa Kemal, halka gitmeden, kesin emir olarak halkı zorlasaydı, bugün Türkiye diye bir ülke olamazdı. Zira Anadolu insanı Padişahlara evlat yetiştiremez olmuşlardı. Bizimle hiç ilgisi olmayan uzak diyarlarda gençlerimiz can vermiş, anayurdu korumasız kalmış, geride kalanlar da şaşkındı. Bu sırada ,

Buluşma noktası olan Anadolu için bir de sınır çizilmiş,( “ Misak-ı Milli” Ulusal yemin olarak ) korunması karara bağlanmıştı.Önemli olan halkla bütünleşmek, onları ulusal davaya inandırmaktı.

          Bir işe başlamadan onun sebep ve sonuçlarını kesin karara almadıkça, ya da ucu açık bir başlangıçla işe girişilmişse, sonucun nereye varacağını kimse kestiremez. Gemi yola çıkınca varacağı liman belli olmalı. Sonu belirsiz denizlerin ne getireceği hiç belli olmaz. Atatürk işe başlarken, nasıl yol alınacağını da esbit eden, yolculuk anında karşılanılacak durumların nasıl çözümleneceğini bilen bir Önderdi.

 

          Onuncu yıl Marşında , “ On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan…” bir inancın ifadesiydi. Öyle ki, imparatorluk ancak %7 okur-yazarlık bırakmıştı. Doktor yok, Öğretmen yok, hastalık çok,insanlar sefil, tarlasını öküzüne eş olarak kendisi süren bir çiftçi… Dahası, morali sıfır bir halk!

           Böyle bir durumda kurulan Türkiye Cumhuriyeti , kısa zamanda , dünyanın da şaşkınlıkla izlediği bir ülke haline geldi. Fabrikalar kuruldu, demiryollarıyla bölgeler birbirine bağlandı, Eğitim Birliği sağlanarak, yabancı okullar kapatıldı.  Yazı devrimi ile kısa sürede okur- yazarlık önemsenecek düzeye ulaştı. Kurucu lider elinde tebeşir, gittiği her yerde Öğretmenlik yaptı.Ekonomide borçları ödediği gibi , kalkınma hızını da dünyada ön sıralara taşıdı. Bütün bunları yaparken  Atatürk, “ Ben içinizden biriyim” dedi. Kurduğu örnek kurumlarla halkın içinden ayrılmadı. Sonunda tüm varlığını Türk Ulusuna armağan eden tek liderdir.

         

          Atatürk Türkiye’si, üç tarafı denizlerle çevrili, “ Demokratik – Laik – Sosyal – bir Hukuk Devletinin “  yollarını,  yaptığı devrimlerle hazırlamış,

“ Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir” , kararlılığıyla , genç Cumhuriyeti  Türk Gençlerine emanet etmişti.

 

           Bizi bir arada tutan Ulusal kaynaşmayı , Ulusal Bayramlarımızla , inanç kaynaklarımız sağlar . Bunun için eşit yurttaşlık bilinci gerekirdi. Eğitimde bu kaynaşmayı okullarda verilen “ İmtiyazsız – sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz” anlayısı sağlıyor, üretimle onurlanmayı “ Yerli mallar haftası” ile yaşatıyor, toprağımızla övünüyor, halkımızla kıvanıyorduk. Verdiğimiz eğitimle Umut aşılıyorduk. Çocuklarımız gelecekte aydınlık bir Türkiye görüyordu.

 

         Son on beş yılda, Cumhuriyetin bütün kurumları kuşkulu hale getirilmiş, işlevsiz kılınmış, elden çıkarılmış, toprak küstürülmüştür. Fabrikalar kapatılmış, satılmış, insanlar işsiz kalmıştır. Yapılan yatırımlar, üretime yönelik değil, tüketim hastalığı özendirilmiştir. Eğitim içinden çıkılmaz durum almıştır. Açılan üniversiteler bilim üretme yerine işlevsiz diploma dağıtmaktadır.  Mezun olduğu dalda yüzde kaç eleman iş bulabilmektedir ?  Elinde diploma, bir temizlik işçisi için bile sınava razı olan gençlerimiz var! 

          İnsanlarımız birbirlerini  irdeler hale gelmiştir. Güven yoktur. Halkın silahlanması ürkütücü boyuttadır.  İllegal tabelalar görülmeye başlandı. Yönetimsel aymazlıklar sonucunda derin sıkıntılar yaşandı ülkemizde. Oysa , yönetim boşluk kabul etmez.

 

          Yeniden BULUŞMA NOKTASINA dönmeliyiz. Nasıl mı ?

          Türkiye Kuruluş ayarlarına ACİLEN dönmelidir.

         “ Egemenlik kayıtsız, koşulsuz milletindir. Halk Egemenliğini TBMM ELİYLE KULLANIR.  Türk Egemenliği, Yasama – Yürütme – Yargı  erkleri vasıtasıyla kullanılır.”

           Hiçbir toplum Laik olmadan egemen olamaz. Yine hiçbir toplum Dini ritüellerle çağdaş, başarılı bir devlet yaratamaz. Din , insanın Yaratanla kendi arasında bir bağdır. Hiç kimse başka birini inancından dolayı kınayamaz, ona baskı unsuru olamaz. Dinimizin kesin emri de budur. Dinimiz aklı önerir. Kutsal kitabımız Kur’an elliden çok ayette aklı öne alır  ve “ Siz , hiç akletmez misiniz; siz hiç düşünmez misiniz …” demektedir.

 

           Sil baştan ele almalıyız. Yıkılan kurumları yeniden, daha da çağdaş bir anlayışla Demokrasinin çatısını kurmalıyız. Yöneticiler geçici, devlet bakidir.Ne diyordu Atatürk: “ Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır; fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.”

         

          Yılın yenisi  olmaz. Baki olan zamandır. Bir zaman dilimi biter, ikinci bir dilim başlar. İnsanlar da bu başlangıcı türlü şenliklerle anar. Her ulus, yenilenir, eğlenir ve bireyler  her değişimde yaşlandığını şenlikle anarlar düşünmeden.  Bu da bir kalenderliktir... Bırakın eğlensinler. Birinin eğlenmesi başkalarını neden rahatsız eder ki … Hani, bu bizim değil, gavur (İslam olmayan)

İnancı.

           Peki , kullandığınız arabalar, uçaklar, telefonlar, binlerce araç kimin icadı? Onları neden kullanıyorsun?  Din adına konuşan yetkililer, boyunuzu aşan işlere karşı fikir beyan etmeden önce kendinizi yoklayınız. Kanıtsız konuşmanız bu millete ihanettir. Kur’an’ı  halka gerçeği ile anlatınız. Ferasetiniz yetmiyorsa, okuyup, düşününüz. Yine de anlamazsanız ,ki hala anlamıyorsunuz ; öyleyse susunuz da bu millet de hem inancını  dilediği gibi yaşasın, hem de eğlensin.

          En büyük günah “ insanı Allah’la aldatmaktır.” Günaha girmeyin bari.

İnsanın gününü değerlendirmesi başka birini  nasıl ilgilendirir ki ?

 

         Yaratanla arama girme sakın

        Onunla hem- hal olmak bana düşer

        Sen kendini vekil görmekten vazgeç

        Kan emenler bir gün o kana düşer.

 

         Bütün olanlara karşın, yine de aydınlığı özleyerek,

2018’de, çocukların büyüme arzularını karşılayan, gençlerin sevdalarını yaşatan, yaşlıların da ihtiyarlıklarını sağlıkla geçirebilecekleri  bir yıl olması dileğimle;  Türkiye’miz insanlarına, bilim , sanat ve barış için çalışankara da saygılar sunuyorum. ( 30.12.2017 )

 

 

Yorumlar

tüm yorumlar