BİR BABANIN HATIRA DEFTERİ

Zaman. Ah durup dinlenmeden akan zaman.  Bizi beraberinde sürükleyen, soluk almamıza bile izin vermeyen zaman. Durmadan, dinlenmeden, düşünmeden; önümüze yaşanacakları, yapılacakları sıralayıp, bizi önüne katan, or...

Zaman. Ah durup dinlenmeden akan zaman. 

Bizi beraberinde sürükleyen, soluk almamıza bile izin vermeyen zaman.

Durmadan, dinlenmeden, düşünmeden; önümüze yaşanacakları, yapılacakları sıralayıp, bizi önüne katan, oradan oraya savuran zaman. 

Ve gözümüzün önündekini göremeyeceğimiz kadar bizi kör eden, konuşulanı anlamayacak kadar bizi sağır ve umarsız yapan zaman. 

Ne güzel işte, yine her zaman ki gibi suçlayacak birini buldum. Yapamadıklarımı, yaşayamadıklarımı, fark edemediklerimi yükledim zamanın sırtına, yine ben sütten çıkmış ak kaşık. Yine masum. Yine zavallı, gariban.

İnsan neden hep kaybedince anlar sevdiklerinin kıymetini. Onları niçin hep göçüp gittikten sonra anarız derin bir sızı ile. Neden hep rahatsızdır vicdan. Neden hep keşkeler vardır.

Yine babacığımdan kalan anı defterlerini okudum, şiir defterlerini okudum bugün. 

Tam üç yıl oldu, onu kaybedeli. Sanki aradan üç asır geçmiş gibi özledim onu. Sanki dün ayrılmış gibi de her şeyiyle gözümün önünde. 

Zayıf ince yüzü, narin uzun parmakları, beyazlamış ama gür saçları, Atatürk'ün kaşlarına benzeyen uzun kaşları vardı. 

Tertemiz, pırıl pırıl bir insandı. Bir pantolonu bir hafta giyse, tek buruşuk olmaz, odasında tek eşyanın yeri değişmez, bir gün bile tek şeyi unutmaz, aksatmazdı. Titiz temiz, dikkatli bir adamdı işte.

Beraber yaşadığımız yıllarda bir kez bile onun da bir zamanlar çocuk olduğu, genç olduğu gelmedi aklıma. Büyüktü o, babaydı, benim babamdı. 

Fedakarlık yapabilir, alttan alabilir, affedebilir, her zoru aşabilirdi. Babaydı işte, bütün bunları yapmalıydı sanki, her baba onun gibiydi, hepsi tüm bu sorumlulukları yerine getirdi sanki.

Anneciğimi altmış yaşında bir trafik kazasında kaybettiğimizde hepimiz perişandık. Babam ise suskun. 

O da altmış üç yaşındaydı sadece. Şimdi düşünüyorum da ne kadar gençmiş annem öldüğü zaman ve ne kadar gençmiş babam yalnız kaldığı zaman.

İlk bir ay iki oğlum, kızım, eşim ve ben babamı hiç yalnız bırakmadık. 

Sonra babam bizi oturtup, sağolun evlatlarım" dedi. Herkesin bir evi bir düzeni var". İşinize bakın, hayatınıza kaldığınız yerden devam edin; ben iyiyim" dedi.

Zaten aynı mahallede oturuyorduk, babamla. Ben bir yandan annemin yokluğuna alışmaya çalışıyor, bir yandan da evimin işleri, baba evimin bakımı, işleri derken bir koşturmaca halinde iki evin arasında mekik dokuyordum. Çocuklarımın okul telaşı, eşimin iş hayatı, alışveriş, yemek, bulaşık derken gün bana yetmiyordu. 

Zaman insana nice acıları unutturuyor mu desem, yoksa insan acılarla yaşamayı mı öğreniyor desem bilemiyorum. Annem olmadan yaşamaya alışmıştık. 

Babam küçük bir bahçesi olan, küçük, tek katlı bir evde yaşıyordu. 

Annem öldükten sonra evdeki eşyaların yerini bize hiç elletmemiş, annemin dikiş makinesini, renk renk makaralarını, yarım kalmış el örgüsünü, bir bohça dolusu kumaşı, pofuduk yün terliklerini bile kaldırtmamıştı. 

Bir iki defa babacım şu dikiş makinesini bari verelim birine, şurada yer tutacağına, birinin işine yarasın dediğimde, dur bakalım, onun da bir günü var" derdi. 

Tam on beş yıl boyunca o gün gelmemişti. 

Emekliydi babam. Sabahları güneş doğmadan kalkar, evini havalandırır, yaz ise bahçedeki çiçekleri sular, kahvaltısını yapar; sonra gidip mahalle kahvesinde günlük gazeteleri okur, bir iki arkadaşı ile sohbet eder, öğle olmadan eve gelir, bir daha dışarıya çıkmazdı. 

Bahçedeki çiçeklerin yeri annemden sonra hiç değişmedi. Karanfil saksıları olur da çiçek ölüp boş kalsa, yerine yine karanfil dikti babam. Ortancaların, güllerin, sardunyaların yeri hiç değişmedi. 

Salondaki yapma çiçeğin, kül tablasının, şekerliğin yeri hiç değişmedi. 

Bir hobisi vardı babamın, yöresel bebekler yapıyordu. Zamanında babasından öğrenmiş o da. Çalıştığı yıllarda tek tük yaptığı bu bebekleri, emeklilik döneminde sürekli yapar olmuştu. Eve gelen misafir çocuklara, bayramda el öpmeye gelen mahallenin çocuklarına bu bebekleri armağan ederdi. 

Bazen gücenirdim ona, hiç annemin sözünü etmiyor, onu hiç özlemiyor, anmıyor diye. 

Ne zaman annemden bahsedecek olsam susardı, sadece susardı öyle, tıpkı taş gibi, yaptığı o cansız, dilsiz bebekler gibi. 

Sonradan ben de onun yanında annemin sözünü etmez oldum. 

Bazen çocuklara birşeyler anlatmak isterdi, eskilere dair; sıkılıverirdi çocuklar. Az dinleseler, daha dedeleri sözünü bitiremeden onlar başka bir şeyle ilgilenmeye başlayı verirdi, babam da sessizce kalkıp bir iki kuru çiçek yaprağı toplayıp atar, kafeste beslediği muhabbet kuşuna konuşma öğretmeye çalışır ya da sessiz sedasız demleyi verdiği çayı, bardaklara doldurup, haydi şimdi çay zamanı derdi. 

Onu bazen yazı yazarken görürdüm. 

Bir iki defa ne yazıyorsun öyle desem de, önemli bişey değil kızım, günlük notlar alıyorum, çok unutkan oldum diyordu. 

Hatırı sayılır bir kitaplığı vardı babamın. Hangi gün elinde hangi kitap olur bilinmezdi. Bakardık şiirler okuyor, bazen ansiklopediler karıştırıyor, bazen almış bir roman okuyor. 

Oysa babam annemi kaybettikten sonra hep yazmış. Okumaktan çok yazmış. Defterler dolusu yazmış. 

Onu ne çok sevdiğini yazmış, ne kadar özlediğini yazmış, yalnızlığa alışamadığını yazmış, ona kavuşmak için her gün ne çok dua ettiğini yazmış. Gecelerin ne kadar uzun olduğunu, sabahın bir türlü olmadığını, yatağın boş yanına bakamadığını, el süremediğini yazmış. 

Onu ilk gördüğünde üzerinde ne varmış, ilk kez ne zaman elini tutmuş, bebekleri olduğunda ne çok sevindiklerini yazmış, benim okula gittiğim ilk günü yazmış, evlendiğim günü yazmış. Annemle gece birbirlerine sarılıp benim yokluğuma nasıl ağladıklarını yazmış. 

Annemin sevdiği şarkı türkü sözlerini yazmış, ona okuduğu şiirleri yazmış. 

Kendisi de onlarca şiir yazmış anneme. Mahallede olup biteni, arkadaşlarından havadisleri, çiçeklerin nasıl açtığını yazmış. 

Torunların bugün geldi, kızımız iyi, hiç sorun yok, sakın hiç üzülme demiş. 

Memlekette olup biteni, siyasi çekişmeleri, ekonomik krizleri, geleceğe dair endişeleri yazmış. Amaann demiş sonra da, sen bunlara kafanı yorma, gönlünü şen tut demiş. Beni özlemeyi unutma, gelmem için dua etmeyi unutma, uykumda gelip saçımı okşamayı, düşlerime girmeyi unutma" demiş. 

Bir sabah uyanıp pencerelerini açmayınca komşu merak edip beni aradı, bugün baban görünmedi diye.

Yatağında gülümser bir yüz ile, huzur içinde, derin bir uykuda gibi görünüyordu. 

Üç yıldır onun yazdıklarını okuyoruz. Ne çok şey biliyormuş, ne kadar naif bir insanmış, ne güzel bir kalp taşıyormuş meğer benim babam. 

Zamanında onun elini tutamadığım kadar bu defterleri tutar oldum, onun yüzüne uzun uzun bakmamışken, yazdıklarına bakar oldum; dilinden çok anlamasam da yazdıklarından anlar oldum; babacığımla anılarda yaşar oldum.

 

Yorumlar

tüm yorumlar