Gerçek Vuslat

Hepimiz sırlarla dolu bir kâinatta geçici zevklerin ve geçici hayatın kendi irademizle günlük ölüm ve yaşamımıza yön verdiğimiz birer faniyiz. Aslında kendi öz çıkarlarımız uğrunda yaptığımız çeşitli &ccedi...

Hepimiz sırlarla dolu bir kâinatta geçici zevklerin ve geçici hayatın kendi irademizle günlük ölüm ve yaşamımıza yön verdiğimiz birer faniyiz. Aslında kendi öz çıkarlarımız uğrunda yaptığımız çeşitli çılgınlıklar yapmamızın, dünya malına önem vermemizin (ki bunun en büyük örneği savaşlardır) bizim için aldanış olduğunu bilsek de bu hevesi irade dışı olarak çoğumuz gerçekleştiriyoruz.

Daima rahat ve huzur peşinde koşar insan. Kendi huzurunu ararken başkalarının varlığı birer engel olarak ortaya çıkar. Sosyal hayatın olduğu yerde karşılıklı yardımlaşmaların, fedakârlıkların, eziyetlerin olması doğaldır ama çıkarına düşkün insan, bunu bir türlü kabul etmek istemez. Çevrenize şöyle bir kulak kabartırsanız, herkesin birbirinden yakındığını işitirsiniz.

Gün geçtikçe maddeye doğru yönelen insan, dünyaya gelişimizin gerçek gayesinin insanları sevme, iyilik ve yardım etme olduğunu bilmezlikten gelir. Hatta dünya nimetleri onun gözünü öyle kamaştırır ki, bunun dışında kalan şeyler üzerinde düşünmeye bile yanaşmaz. Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya için, yarın ölecekmiş gibi öbür dünya için çalış demişler.

Ne bu dünyada Rabbimin bize verdiği Cennetin nimetlerinin Milyonda biri olan eşsiz benzersiz nimetlerin faydalarını kullanmaktan vazgeçmeliyiz, Ne de öbür dünyadaki bize bahşedilen güzellikleri nimetleri ve huzuru kazanmak ve hak etmek için bu gelip geçici fani dünyanın göz boyamalarına aldanıp bize verilen görevleri unutmamalıyız.

Ölüm bir kavuşmaktır aslında. Maneviyat olarak ALLAH aşkı, PEYGAMBER aşkı ve onlara, güzel nimetlere, sonsuz Refah’a kavuşmak adına bir materyaldir sadece ölüm. Kendilerini Beşeri Dünyanın hallerinden sıyırmış olan evliya peygamber ve enbiyalar 8. perde dediğimiz perdesi kalkmıştır artık gözlerinin önünden.

Ölüm bir başlangıçtır aslında. Ölen öldü hüznü geride bıraktıklarında kaldı, onun ne hüznü olacak kurtuldu diyenlere seslenmek gerekirse; Ölümün gerçek dünyanın başlangıcı ve asıl üzüntünün stresin sıkıntının pişmanlıkların o zaman başladığını hatırlatmak isterim. Ömer HAYYAM bir şiirinde de söylediği gibi;

Kimler geldi geçti bu dünyadan neler istediler,

Hepsi de hiçbir şey alamadan gittiler,

Sende ölmeyeceksin sanıyorsun değil mi?

Onlar da senin gibiydiler…

***

Ne var şu dünyada kendine dert eyleyecek,

Bir gün gelecek can bedenden gidecek,

Zümrüt çayır üstünde sefa sür iki gün,

Elbet senin de üstünde otlar bitecek…

Gerçekten okuyan kişiye çok şeyler anlatabilen bu güzel şiir, insanın zevk-ü sefa da kendini ölümsüz bir varlık gibi görmesini veya böyle bir aldanışa kapılma hissiyatını kendine daha yakın buluyor olmasını ve kendini yaşadığı dünyanın biricik hâkimi sanmasını az ve öz cümleyle bizlere aktarıyor.

Kıssadan hisse sevgili arkadaşlar; Işıl ışıl parlayan ruhumuzun faziletli ışıklarını söndürmek yerine tam aksine nurlandırıp gün yüzüne çıkarmak, Yaşamın maneviyat sırlarını göz ardı etmemek, bize bir nimet olarak bahşedilen imtihanlar dünyasını ve bize verilen hayatın temel amacını saptırmamak,

            ÖLÜM denilen manevi vuslatın hissiyatına varabilmek için bir gün geleceğini bilerek maddi hırs ve geçici zevklerimizden arınmak, kendimizin maddi ve manevi huzuru için hepimize düşen görevleri layığı ile ifa etmeyi kendimize bir borç bilmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Saygılarımla…

Yorumlar

tüm yorumlar