Bulanıklık Bıkkınlık Getirir

“ Bulanık suda balık avlamak “ diye bir deyim var. Önce kargaşa, sonra ortamdan yararlanma. Bunu yapanlar emek vermeden, başkalarının hak ve hukukunu elde etmek için suyu bulandıranlardır. Hele bu devlete, Devletin kurallarına yönelikse , se...

“ Bulanık suda balık avlamak “ diye bir deyim var. Önce kargaşa, sonra ortamdan yararlanma. Bunu yapanlar emek vermeden, başkalarının hak ve hukukunu elde etmek için suyu bulandıranlardır. Hele bu devlete, Devletin kurallarına yönelikse , sezdirmeden, yer altından giderek amaçlarına ulaşmak için sinsice davranırlar.

            Bizim tarihimizde utku zamanlarımız olduğu gibi ufku göremeyen zamanlarmız da var.  Bize, hep utkuları anlattılar; yenilgilerden söz eden olmadı pek. Özellikle “ Ortaçağ’ı kapattık, Yeni Çağı açtık “ deriz de bunun sonuçlarındaki kayıp ve kazançlarından söz etmeyiz.

          Yeniçağ başlarında biz “ İstanbul’un Fethi” ile övünürken, Batı yeni bir atılımın içine girdi. Bilimde ve sanatta yeni arayışlarla RÖNESANS  ve REFORMla depara kalktılar. Artık keçeye pala sallama devri geçmiş, kılıç ve kalkanın yerini  delikli demir alır olmuştu. Bilimdeki ilerlemede matbaanın rolü yadsınamaz. Oysa bizden matbaayı uzakta tutanlar, kişisel çıkarlarla keselerini doldurmayı yeğliyorlardı.

            Osmanlının son döneminde devlet tökezlettirilmiş, maliye alacaklıların eline teslim edilmişti. “ Borçlu ölmez, benzi sararır” derler. Osmanlının hem benzi sararmış, hem de Eğitilmiş insanları olmadığı için devletin kurumları yabancıların ellerine teslim edilmek zorunda kalınmıştı.  Sözün özü, Devlet, pozitif bilimden uzak tutulduğu için “HASTA” muamelesi görmüş, emperyelist devletlerin oburluğuna teslim edilir olarak, sonunda

16 Mart 1920’de İstanbul’un işgaliyle, Çanakkale yenilgilerinin hıncını alırcasına donanmalarının namlularını Saray’a çevirmişlerdi.

 

          Neden bunları söylemek zorunda kaldım. Kısaca belirtmekte yarar var. Hani , Atatürk Döneminde  “ Taş üstüne taş koyulmadı” diyenler var ya, onlara nasıl bir Anadolu’da Kurtuluş Savaşı’na girişildiğini düşünmeleri içindi söylediklerim.  Ordusu dağıtılmış, utanç verici bir anlaşma yapılmış, sağlam insanı Yemen ellerinde ziyan edilmiş, hasta ve yorgun olmanın ötesinde eğitimsiz , aç bi ilaç bir topluluk.

           Mustafa Kemal bu dağınıklığı, Çanakkale’deki halk belleğini de yanına alarak Çıktığı Samsun’dan itibaren halkıyla kilitlenerek , tarihin utancını utkuya çevirmiş, kurduğu devleti sağlam temellere oturtarak Çağdaş Türkiye Cumhuriyetini, “ Demokratik, Laik, Sosyal bir Hukuk Devleti “  olarak dünyada Türk’ün saygınlığını kabul ettirmişti. Atatürk Devrimleri ile Türklük yeni bir ufka açılmış, Yeni Yazıyla kısa sürede okur-yazarlık önemli mesafeler kazanmıştı.

           İşte, ta Kuruluş günlerinden itibaren gerici, yobaz zihniyet yeraltı gündemleriyle devrimlere karşı durmuşlar, özellikle Atatürk’ten sonra iyice eskiye dönüşe pirim kazandırmışlardı. Siyasilerin verdiği ödünler DP (Demokrat Parti) artarak karşı devrime evrilmeye gidilmiş,  hatta devrin Başbakanı Adnan Menderes,  “ Siz

İsterseniz hilafeti de getirirsiniz “  aymazlığına düşmüştü.

 

        Verilen ödünler artarak sürmüş, sağ iktidarların oy hesapları için bağnazlık ön alarak Cemaatler yaşama alanlarını genişleterek ülkemizi bir çıkmazın içine sürüklediler. Sonunda da çok değer vererek göklere çıkardıkları müthiş (!) Hocaları silahını “Beraber yürüdükleri yol arkadaşlarına çevirmiş, ancak, DNA’sıyla birlikte oynayarak Ezdikleri Türk Ordusu ülkemizi yıkımdan kurtarmıştı”, birlikte yaşadık.

 

            Bütün bunlar olurken, ülkemizin erklileri “ Olağanüstü Hal “ diyerek her şeyi İÇİNDEN ÇIKILMAZ bir duruma soktular. Satılmadık Şekerimiz kalmıştı; şimdi de onun hesabını görme gayreti içindeler. Ekonomik varlıklarımız bir bir elden çıkarıldı ve bir Tüketim Toplumu oluverdik. Şekeri, pirinci, mercimeği de dışardan alır olduk. Saman ithal ederken bir de baktık ki %7  büyümüşüz !..( Bundan sizin haberiniz var mı ?!)

 

            Yıpranan , fabrikaları kapanan , köyleri boşalarak okullarına kilit vurulan Bayrak Yetimi bir köy kalan . Topraklar küskün, üretememenin sancısı içinde topraklar.

Kendine yeten yedi ülkeden biriyken, 130’dan fazla ülkeden tarım ürünü alan bir Türkiye. AVM’si bol , işsiz gençleri çok, kendi markalarıyla sigara üreten bir ülkeden, Conilerin markalarıyla tiryaki olan Türk insanları.

           Eğitim mi? Söyleyelim.

           Okulları imamlaştırdık. Nuh Tufanında Nuh’un oğluyla cep telefonuyla haberleştiğine inandıran bilim adamlarına tanık olduk. “ Cahil insanları yönetmek daha kolay, okumuşlar itirazcı” diyen yök üyeleri olan bir Türk Dünyasında  eğitim mi sorulan!..

            Uluslararasındaki halimizi söylersek başka söze gerek kalmaz sanırım  . Bakınız hele; 2017 ‘de Eğitim Sistemi Kalitesi DÜNYA SIRALAMASINDA yerimiz:

 

  • İsviçre, 2. Singapur, 3. Finlandiya, 4. ABD,
  • 5. Almanya,  ……… 25. İsrail,  29. Çin,  41.Suudi Ar.

    64. Rusya,  ve 101. Sırada TÜRKİYE !.. (WEF)

     

               Övünülmesi gerekliyse birlikte övünelim. Utanılması gerekliyse bu bize ait olamaz; yönetenlerin izanıdır bu sonuç. Siz kalkar, Atatürk ilkelerinnin en önemlisi olan LAİK EĞİTİM ‘e İnançsal EĞİTİMİ  dayatırsanız, ezberledikleriniz sizinle çocuklarımızın da akıl disiplinini bozar , uçurumun başına getirir ve 101. Dünya sıralamasında size yer tutar.

               Kurtuluş mu? Onu da Atatürk’ün sözlerinde yineleyelim:

                 Yetişecek çocuklarımıza ve Gençlerimize, görecekleri eğitimin hududu ne olursa olsun , ilk önce ve her şeyden önce, TÜRKİYE’NİN GELECEĞİNE, KENDİ BENLİĞİNE , ULUSAL GELENEKLERİNE DÜŞMAN OLAN BÜTÜN UNSURLARLA SAVAŞMA GEREĞİ ÖĞRETİLELİDİR. “

                Bulanık ortamı terkedin artık. Aydınlık kaplasın ülkemizi.    (8.4.2018)

    Yorumlar

    tüm yorumlar