GÖRMEK ALGILAMAKTIR

Gördüğünü algılamaktan düşkün olanlar, başkalarının düşüncelerini almakla, onların ruh ikizi değil, tutsağı olurlar. Düşüncenin bittiği yerde kölelik vardır. Kölelik kullanmayı hak sayar. Ezer. Ezilenler salt d...

Gördüğünü algılamaktan düşkün olanlar, başkalarının düşüncelerini almakla, onların ruh ikizi değil, tutsağı olurlar. Düşüncenin bittiği yerde kölelik vardır. Kölelik kullanmayı hak sayar. Ezer. Ezilenler salt düşünce ortamında değil, bedensel de çile çekerler.  Bunun için insanlara yaraşır yaşam koşulları oluştururken, ezenin değil, ezilenlerin hakları öne alınır. İNSAN HAKLARI bunu gerektirir. 

           Devletler kurallarıyla yaşar. Kuralsızlık, disiplinsizlik başıboşluk yaratır ki bunun sonucunda biri yengi sahibi olur ve " BEN VARSAM, HER ŞE Y VARDIR " noktasına gelir . Bu ise ilkelliğin egemenliğidir. 

          Biz, uzun yüzyıllardan sonra, kanla dişle kurtardığımız   bu  ülkenin tapusuna tüm ulus olarak yazdırdık. Yaptığımız yasaların temelini de "EGEMENLİK KAYITSIZ - KOŞULSUZ MİLLETİNDİR " temeline oturttuk . Bu konuda çağların TÜRK LİDERİ  ATATÜRK şöyle diyordu:

           " TBMM Türk Ulusunun yüzyıllar süren arayışlarının özeti ve onun kendi kendini yönetmek bilincinin canlı simgesidir. Türk Ulusu; alınyazısının TBMM'nin yeterli ve yurtsever eline bıraktığı günden başlayarak karanlıkları sıyırıp atmış, umutları boğan yıkımlardan ulusların gözlerini kamaştıran güneşler ve utkular çıkarmıştır." ( 1.11.1927 TBMM'nin açılışında .)

 

        Egemenlik, hiçbir koşulda kişiye , guruba devredilemez.  Türkiye, demokratik, laik, sosyal bir HUKUK DEVLETİDİR. Bu ilkenin zedelenmesi devletin yıkılması anlamını taşır ki , kanıyla bu toprakları yurt yapan insanlarımız buna izin vermez, veremez, vermemelidir. Hiçbir devlet kendini yıkma özgürlüğünü birilerine bağışlayamaz.  Devletin sahibi "Halk adına" 

TBMM'dir.  Eğer bir gün halkın seçtiği vekiller, halkın gözlerinin içine bakarak, yaptıkları yemini korumaz, koruyamaz durumuna getirilirse , artık o seçilmişler halkın vekili olmaktan çıkmış demektir. 

          Egemenliğin korunması, ülkenin hukuk kuralları içinde yönetilerek geliştirilmesi görevini  yapmayanlar aldıkları emanete ihanet etmiş olurlar ki o meclis kendi kendinin varlığını sonlandırmış  demektir. Oysa MİLLETİN VEKİLİ OLMAK onuru, tüm varsıllıkların üstündeki çatıdır. İnsanlar aldıkları yükün ağırlığını bilmeli, ona gölge olacak davranışlardan kaçınmalıdır.

           Mustafa Kemal, 1920 kışında, Bilecik buluşmasından sonra  Ankara'ya getirilen , İstanbul  hükümeti nazırları Ahmet İzzet ve Salih paşaları eleştirirken:

           " Saygıdeğer ulusuma şunu öğütlerim ki : Bağrında yetiştirerek başının üstüne dek çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki öz mayayı çok iyi incelemeye dikkat etmekten , hiçbir zaman geri kalmasın ! "

           Bugün gelinen noktada, Atatürk'ün öngörüsüne nasıl yanıt vermeliyiz!

           

          Anayasalar, tüm ulusun ortak "mutabakatı" ile yapılması gerekirken, TBMM'de yangından mal kaçırırcasına , halka açıklamadan, basında tartışılıp ortak bir tavır belirlemeden , kavga- dövüş içinde  bir -iki partinin kabul ettiği bir dayatma içinde karşımıza getirilirse buna ne denir?

          Mecliste kavga ile kabulü sağlanan  bir ANAYASA halkın mutluluğunu sağlayabilir mi?  Yüce Türk ulusu bu baskıyı kabul eder mi ? Ya da bu OLAĞAÜSTÜ HAL içinde alınacak sonuç yurdum insanına BARIŞ GETİRİR Mİ?

         Anayasalar, ulusların yurttaşlarla devlet arasında ANA SÖZLEŞMESİDİR.

Buna göre çağdaş yaşamın kuralları oluşturulur. Bu yapılmak istenen değişiklikle ulus egemenliğinin beyni olan TBMM kendi kendini devre dışı bırakıyor ve egemenliği bir kişiye devrederek ORTAK AKIL yerine bir kişinin iradesine odaklanıyor !  Bunun adı DEMOKRASİ OLAMAZ. Hele de HALK EGEMENLİĞİ hiç olamaz. Demokrasilerde ÇOĞULCULUK VARDIR, ÇOĞUNLUK EGEMENLİĞİ YOKTUR.  

           

          Demokrasilerde HESAP VERİRLİK vardır. Denetim vardır. Halka uzanan vicdanlı el vardır. Benlik yok, BİZ OLABİLMEK vardır. Dünyanın hiçbir yerinde tek adam otoritesi halkına mutluluk getirmemiştir. YASAMA - YÜRÜTME - YARGI  erkleri bağımsız olmadıkça hukuk yaşatılamaz. Demokrasiler bireyin egemenliğini değil , halkın mutluluğunu esas alır. Son 15 yılda, tek irade Türkiyeyi yönetti ! Yönetebildi mi ? " En kötü demokrasi, en iyi diktatörlükten iyidir" sözü yüzyılların deneyimlerinin sonucudur.

        

           Atatürk, 18.6.1922 günü İzmit'e gelmiş olan Fransız yazar  Claude Farrere'le yaptığı konuşmada :

          "....Türkiye halkı yüzyıllardan beri özgür ve bağımsız yaşamış ; bağımsızlığı yaşamsal bir gereklilik saymış bir ulusun yiğit çocuklarıdır. Bu ulus BAĞIMLI YAŞAMAMIŞTIR. Yaşayamaz ve yaşamayacaktır " der.

 

          Gelinen bu noktada, Türk halkı, bağımsızlığı, birey olma hak ve özgürlüğünü birilerine devreder mi?  Üç yüz yıl uğraşarak elde ettiği haklarından bu teknoloji çağında vazgeçer mi ? Olursa bu, insanın aklını yitirmiş olduğu gerçeğine varılmaz mı ?  Şimdi HALK OYU var.  Bu halk eğer,

" Ben düşünemiyorum. Kamunun ortak aklı da beni bağlamaz. Varsın TBMM de  işlevsel olarak kendi ipini çekmiş olsun, ben bir kişinin emir kuluyum" derse !.. Der mi acaba?!.. Bu kiralanmak demek olur ki insan onuru ile bağdaşmaz.

           " Bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen  bağımsızlık ve Cumhuriyeti korumak"  olduğunun bilincinde bir yurttaş olarak BİZ,  TBMM'de duyarsız vekillerin kabullerini reddediyor ve onlara  kırmızı kart göstererek  çocuklarımızın geleceği adına kocaman bir  H A Y I R  diyoruz.

       

           Anayasa değişikliğine " evet " demek geleceğini karartmaktır.

           Türkiye , kuruluş kurallarıyla dünyada yarışı sürdürebilir.

Halkı yanlış yönlendirenler vebalini asla ödeyemezler. İslam ülkeleri arasında yıldız olabilen Türkiye'nin geleceği ile oynamak çok büyük sorumsuzluktur.

 

            

          

 

Yorumlar

tüm yorumlar