AMERİKAN DEMOKRASİ’SİNDE KRİZ

“Wherever the law ends, tyranny begins”  ( Hukukun bittiği heryerde, zulüm başlar) John Locke, Second Treatise of Government (1690)                   &...

“Wherever the law ends, tyranny begins”  ( Hukukun bittiği heryerde, zulüm başlar)

John Locke, Second Treatise of Government (1690)

                                                               

Amerika nereye gidiyor? Geleneksel olarak, Amerikan demokrasisi Dünya’nın lideri olarak ün kazanmıştı.  Amerikan kurumlarının en önemli iki özelliği, federalizm ve güçler ayırımı (separation of powers) ilkeleridir. Federalizm ile; hükümeti iki seviyeye ayırarak (ulusal ve eyalet olarak) daha sınırlı bir hükümet oluşturulması amaçlanmıştır. (Her eyaletin kendine özgü bağımsızlıkları sayesinde kendi aralarında rekabet etme imkanı vardır.) Güçler ayırımı ilkesiyle de ulusal hükümetin güçlerinin ve yetkilerinin kendi içinde farklı kurumlara paylaştırılmasıyla: yasama, yürütme ve yargı (legislative, executive, judicial) güçlerin paylaşımı sağlanmıştır. Bu iki önemli değerler sayesinde Amerika; hukukun üstülüğü, dini özgürlük, serbest piyasa ekonomisi, dünyanın heryerinden göç alan (göçmenlerin oluşturduğu  bir ülke) olarak müreffeh, özgürlükçü ve pozitif bir ulus devlet imajı oluşturmutu. Amerika;  200 yılı aşkın bir süredir  Amerikan Anayasası, kanunları ve devletin checks and balances (kontrol mekanizması) fonksiyonları sayesinde Dünya’da ; siyasi, ekonomik ve askeri güç haline gelerek, Dünya’ya Amerikan Demokrasi’sini örnek bir yönetim biçimini olarak sunmaktan gurur duymuştur.

 

 

Resim: Sprey boya ile kenarında Amerikan Anayasasının “We The People” yazılı bir limuzin, ( 20 Ocak 2017) de 45nci Başkan seçilen Trump’ın Başkanlık konuşmasına gelen yüzbinlerce protestocular tarafından Washington D.C.’de yakılışı.

 

Amerika’da Demokrasinin fonksiyonu olarak kontrol ve denge mekanizması (checks and balances),  devletinin kurumları arasında güçlerin ve yetkilerin dağıtılmasında denge rolü oynamaktadır. Bu kurumların -legislative, executive, judicial (yasama, yürütme ve yargı)-  veto etme yetkisi sayesinde tek bir kurumun isteği doğrultusunda karar alması yerine, ulusal çıkarlar için bu üç kurumun ortak karar alması amaçlanmıştır. Kısacası; kurumların bağımsız olarak karar verebilmeleri için ayrılmaları ve güçlerin eşit paylaşılması gerekmektedir. Böylece, checks and balances silah olarak her bir kurum için kullanılabilmelidir. Bu kurumları denetleyen ve uygun olarak çalışmasını sağlayan organ ise Amerikan Anayasasıdır (American Constitution, 1787) . Teorik olarak Amerikan kanunlarına göre, bu checks and balances’ ın uygun olarak işlemesi halinde, bu üç kurumdan birinin diğerlerinden daha fazla güç ve yetki elde etmemesi amaçlanarak garanti altına alınmıştı. Amerika’nın kurucuları (founding fathers) çok güçlü bir hükümetin ulusun ortak yararları için tehlikeli olacağına düşünerek; kurumlar, enstitüler ve prensipler oluşturarak bu durumu dengelemek istemişlerdir. Böylece, Amerikan ulusunun temel hukuk prensipleri olan; sınırlı bir hükümet, güçler ayrılığı (separatıon of powers) ve hukukun üstünlüğü (rule of law) ilkeleri üzerine, Amerika Birleşik Devletleri Anayasası 1787 yılında kurulmuştur.

 

Alexander Hamilton’a göre, Amerikan Anayasası, Başkanlık ( executive – yürütme) kurumunu “yöneticilik enerjisi” ( energy in the executive) olarak oluşturuması amaçlanmıştı. Burdan hareketle, Anayasa; Başkanlık için halktan ve diğer kurumlardan (Kongre’den) serbest hareket edebilme imkanı tanımıştı. Bu duruma karşı çıkan kurucu liderler olmuştur. Çünkü, Başkanlık ( executive – yürütme) kurumuna verilecek fazla özgürlük (istediğini yapabilme) yetkisinin, Monarşi’lerde (Krallık’larda ) olduğunu belirtmişlerdi. Yani, çok enerjitik ve bağımsız bir başkanın monarşiye (Kral’a) dönüşebileceğinin endişesi içindeydiler. Buna ilave olarak güçlerin ayrımında, yargı (judicial); kontrol ve denge mekanizması (checks and balances) olarak demokratik özgürlüğe karşı herhangi bir müdahele durumunda koruma sorumluluğu Amerikan Anayasa mahkemesine (Supreme court of the United States ) verilmiştir. Anayasa mahkemesi hakimlerine ömür boyu görevlerinde bulunma hakkı tanınarak siyasetçilerin ve diğer kurumların müdahalede bulunmalarına karşı korumakla görevlendirilmişlerdir. Böylece, Kongre ile hukuk arasıda (hukukun yorumlanması hakkında) veya Mahkeme ile Başkanlık (yürütme- executive) kurumları arasında ya da Mahkeme ile devletin kurumları arasında oluşabilecek herhangi bir çatışma, anlaşmazlık veya uyuşmazlık halinde son kararı verecek olan Anayasa mahkemesi (supeme court) dir. Yani, güçler ayırımına göre nihai yargısal kararı veren kurum Anayasa mahkemesidir.

 

 

 

Amerika’nın kurucuları, 1787’de, hırslı siyasetçilerin farklı stratejiler uygulayarak bu dengeleri ve uygulanan politikaları değiştirebileceğinden endişe etmişlerdi. Yani, güçler ayırımı dengelerini değiştirerek diğer kurumlar üzerindeki etkinliğini artırmayı planlayabilirlerdi. Bu duruma bir çok Amerikalı Başkanlar kendi yetkilerini, Başkanlık (yürütme- executive), artırmak için teşebbüste bulunmuşlardı. Örneğin, 1972’de Richard Nixon’ın Watergate skandalı süresince, Nixon yönetiminin Kongreyi, kendinin etkisi altına almak istemesi ve Başkanın kontrolünü Kongre üzerinde artırmak ve Kongrenin gücünü azaltmak istemesidir. Nixon’un istifasından sonra Kongre’nin bir kaç yasa çıkartmasıyla, Başkan’ın haklarını sınırlamıştı. Burdan hareketle, Başkan Trump’ın müdaheleleri sadece Başkanlık (yürütme- executive), ile sınırlı kalmamış, ayrıca Amerikan Anayasa mahkemesini (Supreme court of the United States ) de kendi kontrolü altına almaya çalışmasıdır ve de başarılı olmuştur. Yani, Başkan Trump’ın Başkanlık yetkilerindeki artış önceki dönem Amerikalı Baskanlarına göre daha fazladır. Örneğin, Amerikan Anayasasının kararlarını bu zamana kadar hiç bir başkan etkileyememiştir. Lakin, Başkan Trump’ın yaklaşık iki yıldır bulunduğu görevde, Anayasa Mahkemesine yaptığı yeni hakim atamalarıyla mahkemenin kararlarını kendi lehine çevirmeyi başarmıştır. Kısacası 1787’de, kurumlara eşit şekilde dağıtılan güçlerin, Başkan Trump’ın yoğun çabası sayesinde hem kendi Başkanlık yetkilerini hemde Anayasa mahkemesinin kararlarını kendi lehine etkilemeyi başarmıştır. Trump’ın Başkanlık yetkisiyle çıkardığı Müslüman ülkeler için pasaport yasağı kararı ( executive order) neticesinde, Amerikan Anayasasına üçüncü kez olarak gönderdiği yasa, Anayasa mahkemesi tarafından 5’e karşı 4 oyla, Trump lehine kabul edilmiştir.

 

Trump, Başkanlığa geldiği günden beri (20 Ocak 2017) Amerikan inançlarına, değerlerine, kanunlarına ve kurumlarına aykırı davranmakla sürekli olarak eleştirilmektedir. Mesela, Amerika kanunları serbest piyasa ekonomisini desteklerken, Trump başta Çin olmak üzere; Avrupa, Latin Amerika ve Asya ülkelerine karşı ticaret savaşları başlatmıştır. Amerikan değerleri iklim değişikliğine önem verirken, Trump Ekim 2018’deki Paris İklim Antlaşmasından Amerika’nın ayrıldığını açıkladı. Amerikan Anayasasında ve kanunlarının temelinde yeralan ‘dini özgürlük’ lere tanınan haklar bulunmaktayken, Trump başta müslüman ülkeler olmak üzere bir çok ülkeye giriş engeli veya seyahat kısıtlaması getirmiştir.  Amerika’nın göçmenlerler olan tarihi kökeni, 1600’lerin öncesinden başlayıp, Dünyanın her yerinden yüzbinlerce göçmenin dini, ekonomik ve sosyal özgürlük arayışı için gelmeleriyle başlamıştır. Amerika’nın kuruluşundan beri izlediği göçmen politikası sayesinde ; ülke efaha ve zenginliğe ulaşmıştır. Lakin,  Trump’ın göçmenlere karşı izlediği politika sayesinde bir çok ülkeye seyahat yasağı getirilirken, Mexico sınırına Duvar çekmek için Amerikan hükümetini 35 gündür kapatarak (Amerikan tarihinde bir ilk) Amerika’nın ikiyüz yılı aşkın bir süredir izlediği politikayı değiştirerek, Amerikan geleneğini de karşı çıkmış oldu.

 

Başkan Trump, tüm bu politika değişikliklerini, Başkanlık yetkisini kullanarak imzaladığı executive orders ( Başkanlara verilen icra emri yetkisi) lar sayesinde uygulamaya koymaktadır.

20 Ocak 2017’den beri, Donald Trump 86 executive orders imzalamıştır. Trump, ilk 100 günlük Başkanlığı süresince 30 executive order imzalamıştır. Anayasaya göre sınırlandırılmış bir hükümet bulunmaktadır ama Başkanların executive orders’ları çok geniş alanı kapsayabilmektedir. Örneğin, 1863’te Abraham Lincoln’un ‘Köleliğin kaldırılışı ilanından’ İkinci Dünya savaşı esnasında, Franklin Delano Roosevelt’in 1942’de, Japon kökenli Amerikalı’ları hapsetmek ( Japanese-American İnternment) için uyguladığı executive orders’ları, Başkanlar her alanda imzalayabilme yetkileri bulunmaktadır. Bu sebeple, Amerikan Anayasası, Başkan’ın yetkisini açık ve kesin bir şekilde hangi alanda executive orders’lar imzalayabileceğinin belirtmelidir. Bu belirsizliğin neticesinde Anayasada delikler oluşmaktadır ve Amerikan Başkanları bu deliklerden istedikleri kadar iktidardan faydalanmaktadırlar. Bundan dolayı, Başkan Trump şeytanın detaylarda gizli olduğunu öğrenmiş olduğu için executive orders’ları istediği gibi çıkartmaktadır. Ama, bunun etkileri ve sonuçları Amerikan halkı üzerinde nesiller boyu sürecektir.

 

1776’dan beri Amerikan Demokrasi’sinin temelini oluşturan diğer önemli bir unsur “serbest seçimler” dir.  Trump’ın başkan seçildiği 2016’daki Amerikan Başkanlık seçimlerine, Rusya’nın müdahele ettiği iddiası, Amerikan tarihinde “Demokrasiye müdahele” olarak bir ilki oluşturmuştur. Rusya’nın “Amerikan Seçimine müdahele” olayını “yüksek derecede güvenilir” olarak; CIA, FBI ve National Security Agency ( Milli Güvenlik Kuruluşu) kurumları ortak bir bildiriyle açıklamışlardı. Bu durumu incelemekle yetkili, dönemin  FBI komisyon Başkanı James Comey, Trump tarafından görevinden alınmıştı. James Comey’in incelediği soruşturma görevini devralan Robert Mueller’de Trump tarafından sürekli olarak baskıya uğramıştır. Şubat 2018’de Muller’in kurumu 13 Rus vatandaşı, 12 Rus istihbarat görevlisi, 3 Rus işadamını ve 1’ de internet arama kurumunu soruşturma kapsamında suçladı ve incelemeye dahil etti. Amerikan istihbarat teşkilatı CIA, Rusya’nın 2016 seçimlerine bir çok mudalede bulunduğunu kanıtlamıştır. Ayrıca, Amerika’nın, özel yetkili savcısının (the U.S. Special Counsel indictment) beyanları’da Rusya’nın seçimlere müdale ettiği yönündedir.


Eğer, Amerika’da hukukun üstünlüğü bozulmaya başlarsa ( ki bu yönde gittiği gayet açık, kanatimce) sonuçları çok yıkıcı olacaktır. George Washington’un belirttiği üzere “ siyasi refaha yol açan dini ve ahlaki tüm eğilimlerimizden, düzenlerimizden ve alışkanlıklarımızdan vazgeçilemez.” Bu bağlamda Amerikan Demokrasisi bu alışkanlıklarını 1776’dan beri, Trump Başkan seçilene kadar devam ettirmeyi başarmıştı. Ama, Başkan Trump ve yönetimi Demokrasi’nin üstünlüğünü her geçen gün yıkmaya devam etmektedir. Örneğin, 1648’de çağdaş ulus devletlerin temelini oluşturan ulusal devlet egemenliği ilkesini devletlere tanıyan The peace of Westphalia uluslararası antlaşmasına göre, bağımsız bir devletin diğer bağımsız bir devletin iç işlerine karışma hakkı bulunmamaktadır. Yani, her devletin kendi topraklarında egemenlik hakkının olması ve uluslararası toplumun bu devletle ilişkilerini bu prensip üzerinden kurması esas alınmıştır. Bu bağlamda, Venezuela yasalarına göre 2013’den beri iktidardaki devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu, Trump ve yönetimi’nin devirmeye çalışmaları, hem uluslararası hukuk’a aykırıdır hem de Amerikan Demokrasi’sine aykırıdır. Bağımsız bir devlet olan Venezuela’nın Başkanı Maduro’yu, Amerika’nın askeri müdahale ile tehdit ederek görevinden çekilmeye zorlaması ve yerine desteklediği Juan Guaido’yu Başkan tayin etmesi, uluslararası sisteme ve Birleşmiş Milletler’in kuruluş amacına tamamen aykırıdır. Açıkçası; Amerika’nın, bağımsız Venezuela’nın yönetimine karşı takındığı bu tutum, hukukun üstünlüğüne karşı olmak, geleneklere karşı olmak ve tarihe karşı olmak demektir. Amerika’lı Pastor Gerald Flurry’nin ; “ Tarih, hukukun üstünlüğünü kuramayan İmparatorlukların yok edildiğini ortaya koymaktadır” sözünü hatırlamak gerekir.

 

SONUÇ:  John Locke’in belirttiği üzere, hukuk’un olmadığı yerde düzen olmaz. Unutulmaması gereken en önemli husus, 1787’den beri Amerikan Anayasa’nın belirttiği üzere, hukukun üstünlüğünün bu zamana kadar korunduğu gibi; güçler ayrılığı (separatıon of powers) veya kontrol mekanizması (checks and balances) fonksiyonları sayesinde bundan sonra da korunması ve sürdürülebilir olması gerekir. Bu hem Amerikan halkının gelenekleri ve alışkanlıkları ile uyumludur, hem de Amerika’nın uluslararası ilişkiler deki özgürlükçü imajına uygundur.  Şayet, Başkan Trump Amerikan Anayasasını ve hukukun üstünlüğüne kendi siyasi çıkarları için yıkmaya devam ederse ( ki, Trump’ın Başkan seçildiğinden beri, Amerikan tarihine ilk olarak geçen bu olaylardan bazılarını yukarıda açıklamaya çalıştım), Amerikan halkı bu hatanın sonuçlarını nesiller boyu ödeyecektir.

 

KAYNAKÇA

Lowi, Theodore J., et al. American Government Power and Purpose. 12th ed., W.W. Norton & Company , New York, 2012.

https://www.thetrumpet.com/15549-the-destruction-of-the-rule-of-law-in-america

 

https://www.cfr.org/backgrounder/russia-trump-and-2016-us-election

 

https://www.thirdandstate.org/2018/june/protect-our-representative-democracy-—-stop-gop-attack-pa-courts

Lowi, Theodore J., et al. American Government Power and Purpose. 12th ed., W.W. Norton & Company , New York, 2012.

Yorumlar

tüm yorumlar